‘Makaleler’ kategorisi için Arşiv

Avrupa’nın İslam’la Yeniden İmtihanı

Cumartesi, 17 Ekim 2009

İslamın Avrupa bilincinde vuku bulmuş ‘ebedî bir travma’[2] olduğunu söyleyen Edward Said’in çığır açan Orientalism (1978) adlı kitabı, çeyrek asrını 2 yıl önce doldurdu. Bu süre zarfında Avrupa’nın Avrupalı olmayan toplumlar ve kültürlerle olan ilişkilerinin tarihi, önceden tahmin edilmeyen saçaklanmalar sergiledi. Oryantalizmin başka toplumların tarihini çarpıtırken, kendi tarihini de çarpıttığı ve bu ikili çarpık imajın ardından ‘hayalî bir Doğu’ ve ‘hayalî bir Batı’ inşa ettiği daha sık vurgulanır oldu (mesela Thierry Hentsch’in dikenli kitabı Hayali Doğu’sunda bu vurguyu açıkça görmek mümkün [3]). Bu, bir yandan Avrupa tarihinin üzerine örtülen ideolojik şalı açmaya, öbür yandan da Avrupalı olmayan toplumların tarihi üzerine düşürülen emperyal bakışın büyüsünü bozmaya yönelik çift yönlü bir fikrî çabayı tetiklemiş oldu. Böylece tarihlerin içerisinde yıkanıp durulandığı yeni bir kutsal havuz haline geldi tarihçilik mesleği. Tarih yazıcılığı yeniden heyecan verici bir serüvene dönüştü. Bu yeni evrede, silikleştirilmiş bir çok yüzün yeniden aydınlatıldığına tanık olduk ve olacağız. İşaretler bu yönde kuvvetlenerek geliyor üzerimize doğru. Avrupa ile İslam arasındaki ilişkilerin tarihi de benzer bir menisküs kazasına uğramıştı. Koşmak bir yana yürüyemiyordu besbelli. Marshall Hodgson’un “küresel ve eşit bir tarih” çağrısı, ancak 21. yüzyılın şafağında, o da bazı kısıtlı vadilerde yankılar bulabilmiş durumda. Bu vadilerin sayısı ve niteliği çoğaldıkça sesin kaynağının hangi vaadlerde bulunduğunu daha berrak olarak anlama imkânına kavuşacağız. Şimdi bu vadilerde yankılanan seslerden bazılarını yakalamaya çalışalım.

Roma’ya dönüş?

Fransız düşünürü Rèmy Brague’ın Avrupa: Roma Yolu[4] adlı kitabı, Avrupa’nın yeniden Romalı olmaktan başka çıkar yolu olmadığına ilişkin iddiasıyla şaşırtıcı bir çıkış yapıyor. ‘Romalılık’ (Romanitas), yani kendisi dışındaki kültürleri bünyesine dahil etmek, içermek (inclusion), ötekini dışlamamak yönündeki tavrın Avrupa’nın önündeki yegane seçenek olduğunu söylüyor Brague. Ona göre Avrupa ya Romalı inclusivist (kucaklayıcı) tavrına geri dönecek ve İslam başta olmak üzere ‘öteki’ kültür ve toplumlara kapılarını daha fazla açacak ya da kendi içine kapanıp Karanlık Çağ’a doğru haşmetli bir dönüş yapacaktır! Aslında Türkiye Cumhuriyeti yöneticilerinin Avrupa Birliği kapısında kullanabilecekleri yaman bir argümandır bu. Her halükârda ‘AB bizimle daha güçlü olacak’ türünden karanlığa atılan sığ kementlerden daha kuşatıcı ve daha derin bir tez Brague’ınki. Mesela onun Avrupalı olmayı, baştan verili bir konum olarak görmeyen ve Avrupalılığı “Avrupalılaşma” yönünde sonsuz bir çaba olarak değerlendiren şu ufuk açıcı düşünceleri yeterince kışkırtıcı değil midir:

Avrupa’nın içeriği, tam anlamıyla içeren olmaktır, evrensel olana açılmış olmaktır… Avrupalı kendi kimliğine, ileride doldurmak zorunda kalacağı boş bir çerçeve olarak sahiptir sadece… Avrupa sürekli bir kendini-Avrupalılaştırma hareketinden başka bir şey değildir… Avrupa, Avrupalılaşmanın sonucudur, onun nedeni değildir. “Avrupalı” denen mekânın (“Avrupalı” sayılan) sakinleri için tehlike, Avrupalılıklarını kazanılacak değil de baştan elde edilmiş, artık bir serüven olarak değil de konumunun bir kazancı olarak, evrensel bir çağrı olarak değil de bir bölgeselcilik olarak düşünmektir… Bunun sonucu olarak, Roma’nın artık Roma içinde olmaması mümkündür ve “Avrupalı olmayanların” temelde Avrupa’nın şansı olan Romalı tutumu üstlenmeleri ve daha önce Avrupalı olduğunu sananlardan daha çok Avrupalı olmaları mümkündür. [5]

Avrupa’nın çarpık aynaları

Avrupa kimliği hakkında çarpıcı yorumlar içeren bir başka çalışma, Josep Fontana’nın Çarpıtılmış Bir Geçmiş: Avrupa’yı Yeniden Yorumlamak adlı harikulade güzellikteki kitabıdır. (Ne yazık ki, Türkçe tercümesinde kitabın ilk ve asıl başlığı olan Çarpıtılmış Bir Geçmiş’in (A Distorted Past) yayıncı tarafından –nedense- “uçurulmuş” olduğunu belirtmeliyim. Aynı kitabın Litera Yayıncılık tarafından yapılan 2. baskısında bu hatanın düzeltilmiş olduğu görülmektedir.[6]) Gerçek bir tarihçi soğukkanlılığı ve hakikat-perverliğiyle ortaya çıkan, eskilerin deyişiyle “müdakkıyk” İspanyol tarihçisi Fontana’nın “aykırı” yorumlarına bolca rastlanan kitabını, derin bir entelektüel heyecan duymadan okumak kabil değildir. Fontana’ya göre Avrupa kültürüne, nicedir kendisini ve kendisi haricindeki dünyayı çarpık bir tarzda görmesini sağlayan ‘çarpıtıcı aynalar’ hakim olmuştur. Bu yüzden, Avrupa kültürünü, içerisine sıkışıp kaldığı bu muharrif aynalar dehlizinden bir an önce çıkarmak gerekmektedir. Ancak bu başarıldığı zaman gerçekten “evrensel” ve her kültüre hakkını veren âdil bir tarih kavrayışına ulaşmak mümkün olabilecektir. Aksi takdirde, Avrupa’nın geçmişindeki parlak sayfalar, tarihin karanlıklarını boylama tehlikesi ile karşı karşıyadır:

Eğer kendimizi duvarların gerisine hapsetmekte ısrar edersek, hem içeriden hem de dışarıdan gelen saldırganların elinde can vereceğiz. Değişen ortama ayak uydurma yeteneğini yitiren bütün toplulukların başına geldiği gibi, böyle bir durumda Avrupalılar ve yarattıkları uygarlık da yok olacaktır. Bu gerçekleşirse, insanlığın tarihinde bir sayfa kapanmış olacak ve bir yenisi açılacaktır. [7]

Avrupa’yı kuran İslam

Bu yazıda Ele alacağım üçüncü kitap ise başucumda ne zamandır: Europe and Islam [8] (Avrupa ve İslam). Orta Çağ tarihi üstadı Franco Cardini’nin imzasını taşıyan bu her satırından tebahhur tüten kitap, bilinenlerden son derece farklı ve girift bir Avrupa ve İslam öyküsü dokuyor. Floransa Üniversitesi’nde Ortaçağ tarihi dersleri veren İtalyan tarihçi Cardini, İslam’ın Avrupa’da önyargılar, yanlış bilgilendirmeler ve aleyhte yayınlar yüzünden hakiki mahiyetiyle anlaşılamadığını vurguluyor. Eğer tarihe bu önyargılar, yanlış bilgilendirmeler ve çarpıtmalardan salim olarak bakacak olursak, Avrupa ile İslam arasında sanıldığından daha derin ve güçlü bağların mevcut olduğunu göreceğizdir. Cardini, kitabında “Avrupa” ve “İslam” sözkonusu olduğunda aklımıza geliveren Endülüs İslam medeniyetinin Avrupa’nın biçimlendirilmesindeki rolüyle yetinmiyor. İtalyan olmanın avantajından yararlanıyor ve bu defa ‘Sicilya ve Napoli İslam Medeniyeti’nin izlerini takip ederek Avrupa medeniyetine bir tür beşiklik görevi yapmış olan “İtalyan kültüründe İslam faktörü”nü genişlemesine ve derinlemesine mercek altına alıyor. Cardini kitabında bir yerde 827 tarihinde vuku bulan Sicilya’nın Müslümanlarca fethi ve Palermo’nun kuşatılması sırasında Napoli şehri idarecilerinin Bizanslılara karşı Müslümanlara yardımcı olduklarından, hatta Müslümanları, kendilerini Bizanslılardan ve Longobardi Prensleri’nin tasallutundan korumaları için bizzat ülkelerine davet ettiklerinden bahsediyor. Yine mesela, Max Weber’in o yere göğe sığdıramadığı ve modernliğin beşiği saydığı Hıristiyan Avrupa sahil şehirlerinin (“Batı şehri”) Avrupa’ya mahsus bir “başarı” olmaktan ziyade, İslam’ın Avrupa’daki yayılmasının doğrudan bir ürünü olduğunu belirtiyor. Tarih, bir kez daha tepetaklak oluyor Cardini’nin satırlarında. Nitekim Alvaro’nun şikayetlerinden, 9. yüzyıl Kurtuba’sında Hıristiyan din adamlarının Arapça hüsnühat meşk ettiklerini(!) öğreniyoruz. Alvaro’ya göre, Kurtuba’da bulunan papazlar hattatlığa kendilerini o kadar kaptırmışlar ki, Tevrat ve İncil’i, hatta Kilise Babaları’nın eserlerini çoğaltma işini dahi ihmal etmeye başlamışlardır. Ya Sicilya’daki Arap şiirinin gökçe sesleri? “İçlerine sinmiş derin hüzünden dolayı bu şiirleri dinlemeye yürek dayanmaz”, diyor tarihçimiz. Ve İtalyan şiiri üzerinde gezinen Sicilya Arap şiirinin gölgesine bir bıçak gibi sokuyor kalemini. Cardini, İslamiyetin İtalya’daki etkisinin sürekliliğine delil olarak şunu da zikretmeyi ihmal etmiyor: Müslüman Sicilya’nın Normanlarca geri alınmasını müteakip kurulan yeni Hıristiyan idaresinde, eski rejimin Arap kökenli memurları, sadece alt düzey memurluklarda değil, bizzat divanda dahi görev almaya devam etmişlerdi! Böylelikle Norman Krallığı’na Müslümanların katkısına dikkat çekiyor tarihçimiz.

Kısa devre yapan Avrupa!

Cardini’ye göre, aslında Avrupalı halkların bilinci, 18. yüzyıla kadar İslamiyete karşı bugün gördüğümüz türden bir önyargı seliyle kaplanmış değildi. Ne var ki, 19. ve 20. yüzyıllarda Batı kültürü tam anlamıyla bir “kısa devre” yaptı. Bunun sonucunda Arap veya İslam kültürüne ait olan ne varsa, Avrupa kültürünün ‘ötekisi’ olarak kabul edilmeye başlandı ve kültürün iliklerine kadar işlemiş bulunan İslam damgası, büyük bir gayretle Avrupa’nın çok-renkli yüzünden kazınmaya ve sökülmeye çalışıldı. Ama nafile. Çünkü “İslam, Avrupa’yı etkilemiştir” demek bile hafif kalır tarihçimize göre; çünkü ‘İslam, Avrupa’nın doğrudan doğruya kurucu unsurudur’. Tarihçimiz bir adım ileri giderek diyebilirdi ki, İslam olmasaydı “Avrupa” da olmazdı. Eğer, diyor Cardini, antik coğrafyacıların tasvirlerinin ötesine gidip de “modern Avrupa” kavramı ile “Avrupa kimliği”nin nasıl ve ne zaman doğduğunu kendi kendimize soracak olursak, İslam’ın, onun vücuda gelmesinde (negatif de olsa) belirleyici bir faktör olduğunu fark ederiz. Bazı tarihçiler (paradoksal olarak) Hz. Muhammed’i Avrupa’nın ‘kurucu babası’ olarak selamlıyorlarsa da, benzer bir rol neden Osmanlı padişahları olan Fatih Sultan Mehmed veya Kanuni Sultan Süleyman’a da atfedilmesin? Onlar ki, Avrupa kıtasının sakinlerini, mesela Protestanların resmen tanınmasını sağlayarak pozitif, aynı zamanda Avrupa’yı, kendilerini savunmak ve tanımlamak zorunda bırakarak negatif bir yoldan biçimlendirmişler ve böylece Avrupa kimliğinin oluşması için son derece elzem olan “öteki” duygusunu geliştirmelerine yardım etmişlerdir.

Küresel bir tarihe doğru

Bir başka deyişle, İslam’ı aradan çıkardığınızda, Avrupa tarihinin geçmişini olduğu gibi bugününü de boydan boya yırtmış ve sakatlamış olursunuz. Sonuçta, Avrupa tarihi kadar dünya tarihi de anlaşılmaz bir hale gelir. Bu yüzden Avrupa-İslam ilişkilerine geçmişte olduğundan daha nafiz bir nazarla ve daha cevval bir paradigma ve yöntemle bakmak zorundayız. Buradaki yöntemimiz, Avrupa ve İslam ilişkilerini “Doğu-Batı Çatışması” veya “Uygarlıklar Çatışması” şeklinde bir çatışma söylemini yeniden üretmek olmamalı, daha ziyade bir alış-veriş ve etkileşim ağının temasları ve temassızlıklarının diyalektiği noktasında ele almalıdır. Daha doğrusu, Küresel Tarih’in yakın unsurlarının etkileşimleri şeklinde. Eğer Gotik mimarinin İslam’ın eseri olduğunu ya da Venedik’teki San Marco meydanının mimari dizaynının Şam’daki Emevi Camii çevre düzenlemesinden etkilendiğini[9]; Müslümanların Avrupa’ya İspanya ve Portekiz kanalıyla sadece bilimsel ve felsefî abideleri değil, aynı zamanda sulama teknikleri ve tarım yöntemlerini de miras bıraktıklarını, daha önemlisi, “polity”, yani birlikte yaşama pratiğini Avrupa topraklarına bir tohum gibi diktiklerini görmezden gelirsek, ne Avrupa’yı, ne de “biz”i anlama imkânını bulabiliriz. Bugün Avrupa’nın 18. yüzyıldan bu yana içine girdiği “kısa devre”nin tamiri de İslam’la yeniden yüzleşmekle mümkün olacaktır. Çarpıtılmış geçmişin salimen hatırlanmasıyla elbette…

Mustafa aRMAĞAN

www.mustafaarmagan.com.tr

Makale Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)

Perşembe, 08 Ekim 2009

Makale, temeli düşünce olan yazı türüdür. Makalede konu sınırlaması yoktur. Bir düşünce, toplumsal bir olay, bilimsel bir gerçek, söz sanatları, plastik sanatlar, makalenin konusu olur. Makaleler bir tezi savunma yazılarıdır. Bu nedenle yapısı, ortaya atılan bir görüş ve bu görüşü destekleyecek düşüncelerle örülür.

Makalenin ülkemizde tanınması, gazetenin yayınlanmasıyla olmuştur. Makaleler köşe yazılarındandır. Gazetelerin ilk sayfalarındaki makaleye başmakale denir. Gazetenin başmakalesi genellikle aynı yazar tarafından yazılır. Gazetenin dünya görüşünü ve olaylara bakış açısını belirler. Gazetenin okuyucu sayısı üzerinde de etkilidir. Kimi insanlar, başyazar gazete değiştirdiğinde ya da beğendikleri makale yazarı artık eskisi kadar etkili ve tutarlı yazmadığında gazetelerini değiştirirler. Bu yüzden makale yazmak çok önemlidir. Makale yazarı, okuyucu ile bağını koparmamak zorundadır.

Makalenin belirleyici özellikleri nelerdir?
• Düşünsel plânla yazılır.
• Yazar anlattıklarının doğruluğuna güvenmeli, anlattıklarını bir mantık çerçevesine oturtabilmelidir. Her anlattığı, önceki anlattıklarıyla çelişmemelidir.
• İşlenen konu kendinden önceki söylenmişlerden, yazılmışlardan ayrı olmalıdır.
• Okuyucuya konunun önemini kavratabilmek için örnekleme, karşılaştırma, tanık gösterme gibi nesnel verilerden yararlanmalıdır.

Makale türünün Türk Edebiyatı’ndaki önemli temsilcileri şunlardır: Namık Kemal, Ziya Paşa, Şemseddin Sami, Muallim Naci, Beşir Fuat, Hüseyin Cahit, Fuat Köprülü

Giriş Bölümü : Öne sürülecek sav, görüş ya da düşünce yazının girişinde sergilenir. Makalenin en kısa bölümüdür. Makalenin geneline göre bir iki, paragrafı geçmez. İyi bir giriş makalenin oluşmasını sağlayabilir. Giriş bölümünde, yazıdaki fikir gelişiminin hangi yönde olacağı saptanır. Okuyucu bilgi ve fikir atmosferine yavaş yavaş sokulur.

Genellikle okuyucu ilk bakışta bu bölümü okur; sararsa, ilgisini çekerse yazıyı sonuna değin okumaya karar verir. Bu yönden makalelerde girişin çok ustaca ve özenle biçimlendirilmesi gerekir. Bu bölümde konu hiçbir ayrıntıya girmeden ortaya konulur.. Bunun aşırı dolaylamalara kaçılmadan yapılması gerekir. Neyin üzerinde durulacağı, ne hakkında söz söyleneceği bir iki parağraf içinde ortaya konulmalıdır.

Gelişme bölümü: Gelişme bölümünde, giriş bölümünde dile getirilen konu açıklanır, makalenin yazış amacı ve bu amaca yönelik bilgi, belge ortaya konularak tez savunulur, antitezler çürütülür. Konu ile ilgili bilgi ve belgelerin ele alınıp işlendiği, konunun genişletildiği ve ortaya konmak istenen fikrin doğruluğuna deliller gösterildiği bölüm, gelişme bölümünü oluşturur (Korkmaz 1995:220). Gelişme bölümü, derlenen, ortaya atılan fikirlerin çeşitli yönlerden genişletilmesi, desteklenmesiyle meydana gelir. Bütün fikir yazılarında olduğu gibi makalede de gelişme bölümünde açıklanacak fikirlerin derli toplu olması lazımdır. Dile getirilen fikirlerin inandırıcı, iddiacı kesin bir karaktere sahip olması için onları uygun yollarla açıklamak, desteklemek ve yerine göre de ispatlamak gerekir.

Gelişme bölümü makale yazarının inandırıcı olabilmek için tüm gücünü ortaya koyduğu alandır Bu bölümde ileri sürülen görüşlerin doğruluğunu ispatlamak için kanıtlar gösterilir, karşılaştırmalar yapılır, sayılar ve örnekler verilir. Öne sürülen sav, görüş ya da düşüncenin açımlanması, kanıtlanması bölümü makalenin gövdesini oluşturur. Yazar bu bölümde düşüncelerini açacak, geliştirecek, boyutlandıracaktır. Bunun için de tanımlama, karşılaştırma, örneklendirme, tanıklama, nesnel verilerden yararlanma gibi yollara sık sık başvuracaktır. Böylece okuyucuyu söylediklerinin doğruluğuna ve geçerliğine inandırmış olacaktır

Sonuç Bölümü : Sonuç bölümü; bir bakıma özetleme bölümü sayılabilir. Başta ileri sürülen, sonra açıklanan görüş, sonuç bölümünde -genellikle- bir paragrafta yinelenir. Ama asıl işlev burada yazının etkisinin doruğa ulaştırılmasıdır Ele alınıp işlenen, geliştirilen konunun hükme varıldığı ve o konunun ana fikrini oluşturan kısım sonuç bölümüdür. Bu bölümde yazar söylediklerinin tümünü belli bir sonuca ulaştıracak biçimde bir iki cümle ile sonucu vurgular.

Genellikle makale yazarları seçtikleri konu üzerinde söylediklerini bu bölümde bir yargıya dönüştürerek derleyip toparlarlar. Ancak bu bölüm her zaman için gerekli olmayabilir, yazar söylediklerini makalenin gelişme bölümünde iyice aydınlığa kavuşturmuşsa, konuyu dağıtmamışsa, yazısını, ayrıca özetlemeyi amaçlayan bir sonuca bağlamayabilir

Makalenin etkili olabilmesinde sadece bu planı uygulamak yeterli değildir. Makaleye işlenen fikre uygun bir başlık atmak gerekir. Makalelere genellikle kısa ve çarpıcı başlıklar konması gerekir. Makalede okuyucunun asıl ilgisini çeken şey, makalenin başlangıç ve sonuç kısımlarıdır Bunun için bu kısımlara anlamlı bir fıkra, çarpıcı bir diyalog veya bir hatıranın yerleştirilmesi makalenin etkili olmasını sağlar.

Makale yazmak uzun bir araştırma ve bilgi toplama aşaması gerektirir. Bu yüzden süre olarak sabır ister. Yazmaya başlamadan önce, makale yazılacak konu ile ilgili olarak geniş bir araştırma yapmak, tüm kaynakları taramak, bilgi fişleri oluşturmak gerekir.

Batıda çok eski örnekleri bulunan bu tür bizde ilk örneklerini Tanzimat döneminde vermiştir. Şinasinin Agah Efendi ile birlikte çıkardığı ilk özel gazete Tercüman-i Ahvalin ilk sayısında yayınlanan Mukaddime ( ön söz ) başlıklı yazı bizde ilk makale olarak kabul edilir. Ancak bu makale bugünkü anlamda çağdaş makalenin tüm özelliklerine sahip değildir.

Gerek Tanzimat döneminde, gerekse Servet-i Fünun ve Fecr-i Ati döneminde yazılan makaleler, eleştiri- polemik karışımı ürünler olduğundan gerçek anlamda makale türünden uzaktırlar. Bu tür bizde ancak cumhuriyet döneminde çağdaş bir kimlik kazanmıştır bu gün bir çok yazar ve bilim adamı çeşitli konularda ve çeşitli dergi ve gazetelere bu türde yazılar yazmaktadır

Bu alanda ilk ünlülerimiz ise Namık Kemal, Ziya Paşa, Ahmet Mithat, Hüseyin Cahit, Süleyman Nazif, Ziya Gökalp, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Refik Halit Karay, Peyami Safa, Falih Rıfkı Atay, Halit Fahri Ozansoy, Yaşar Nabidir.

Sohbet ile Makale Arasındaki Farklar :

sohbet ile makale arasındaki farkları üç madde etrafında toplamaktadır:

1 – Makalenin konuyu derinlemesine incelemesine karşılık, sohbetlerde konu yüzeyden incelenir.

2 – Makalelerde işlenen fikir savunularak ispatlanır. Sohbetlerde ise, ispat gayesi yoktur.

3 – Makalelerde daha ciddi ve sağlam ilim dili kullanıldığı halde, sohbetlerde samimi bir konuşma dili kullanılır.

Makale ile Fıkra Arasındaki Farklar:

1 – Makale yazarı ele aldığı fikirleri bilimsel bir yaklaşımla incelerken fıkra yazarı yazarı kişisel görüşle ele alıp inceler.
2 – Makalede yazar fikirlerini kanıtlamak zorundadır. Bunun için sağlam güçlü kanıtlar göstermesi gerekir.
3 – Fıkrada ise böyle bir zorunluluk yoktur. Fıkra yazarı isterse ispatlama yoluna gider isterse gitmez, her türlü örneği kul1anabilir.
4 – Makale bilimsel bir yazı olduğu için resmi ve ciddi bir anlatım kul1anılır. Fıkrada ise samimi, rahat ve içten bir anlatım vardır.

Makale ile Deneme Arasındaki Fark

Denemeci özgürce seçtiği bir konu üzerinde kişisel görüşlerini okurlarıyla dostça paylaşırken okuyucuyu düşündürme amacı taşır. Yazınsal bir dil kullanarak toplumun geneline hitap eder.

Makaleci ise öğretmeyi, bilgilendirmeyi amaçladığı için bilimsel belge, anket ve istatistikler gibi verilerle savını kanıtlama yoluna gider. Bilimsel ve terimsel bir dil kullanarak konuyla doğrudan ilgisi olan sınırlı bir okura seslenir.

Küresel Çevre Kirlenmesi
Günümüzün dünyasında çevre kirliliği, tüm gezegeni kaplayan boyutlara ulaşmış durumda. Dünyanın birçok bölgesinde insanlar, çevre felaketine karşı korumasız, nükleer tehdit ve radyasyondan habersiz bir yaşam sürmektedir. Bilim adamları ise bu olumsuzlukların devamı halinde dünyadaki tüm canlıların ciddi biçimde tehdit altında olduğunu vurguluyorlar.

Halbuki insanoğlunun gelişimi başlarda yaşam ve doğal çevre ile uyum içinde sürmüştür. Ancak dünyadaki toplumsal ve teknolojik gelişmelerin hızla artışı karşısında ekolojik sistemin bu hassas dengesi giderek bozulmuştur. Bu tehlikeli gelişmenin seyircisi durumunda olan insanlık ise dünyada dengeli bir çevrenin korunamaması halinde tüm canlıların varlığının sürmesinin olanaksızlığını acaba ne zaman anlayacak?

Bu yılın yaz başlarında başlayan yağmur dönemi dünyayı etkisi altına aldı. Barajları, setleri ve köprüleri yıkan seller ölümcül sonuçlara yol açtı. Bir süre önce Trabzon’da yaklaşık üç saat süren yağmur, Sürmene ilçesi ve haritadan silinen Beşköy beldesinde büyük mal ve can kaybına neden oldu, ocakları söndürdü…Anı Mektup Biyografi Günlük Roman Tiyatro Fıkra Röportaj Makale Eleştiri Haber Yazısı Deneme Gezi Yazısı Söyleşi

Yağışların etkili olduğu bir başka ülke olan Çin’in birçok bölgesinde barajlar yıkıldı. Harekete geçirilen askeri birlikler setleri yıkarak sel sularının kırsal kesime yayılmasını sağlamaya çalıştılar. Sel, eylülün ortasında da Meksika’nın Chiapas eyaletinin Valdivia köyünü yok etti.

Dünyadaki benzer sel baskınlarının verdiği zararlar ürkütücü boyutlara ulaştı. 240 milyon kişiyi etkilediği söylenen bu yazın selleri, resmi açıklamalara göre şimdiye kadar 2 binin üzerinde insanın ve sayısı bilinmeyen diğer canlıların yaşamlarına mal oldu. Yaklaşık 14 milyon kişi evini terk etmek zornuda kaldı. Bu durum, insana, Çinlilerin “Su ile şaka olmaz” özdeyişini hatırlatıyor.

Gün geçmiyor ki çevre felaketi haberlerde yer almasın. Büyük Okyanus’ta 30 metreye kadar yükselen dalgalar sahilleri yerle bir etti. Deniz dibindeki deprem ya da yanardağların patlamasından meydana geldiği söylenen bu dev dalgalara karşı uyarı ağları da para etmiyor. Hatırlanacağı gibu bu dev dalgalar, 1993′te Endonezya’da bir adanın tamamını kapladı ve 2 bin kişinin yaşamını yitirmesine yol açtı. Yine Gine’de yaşamını yitirenlerin sayısı ise 3 bini aştı.

Dev dalgalara yol açan depremin merkezi Büyük Okyonus’ta idi. Ama yer kabuğu, dünyanın başka bölgelerinde harekete geçecek şekilde etki alanını genişletti. Örneğin haziran başında başlayan depremlerin, dünyanın dört bir yanını salladığı ortaya çıktı. Ülkemiz de bundan nasibini aldı. Bu ve buna benzer felaketler bize, geleceğimizi bu günden tahmin etmenin olanaksızlığını gösteriyor. Ozondaki delinme ve hava kirliliğinin yaşamda olumsuzluklara neden olabileceği ve doğal yaşamın temellerini dinamitleyeceğini küresel gözlükle niçin göremiyoruz?
Küresel çevre sorunlarının çözümü konusunda her ülkenin, çağdaş yöntemlerle halkını bilgilendirmesi bir görev olmalıdır. Sanayinin kent içinden uzaklaştırılmasına ve milli parkların gereği gibi korunup doğal hali ile tutularak toplumun yararlandırılmasına öncelik verilmelidir.

Üçbinlinli yılların insanları için, doğayla çok daha büyük uyum içinde yaşanacak rüzgârgüneş enerjisinden yararlanacak doğal konut yapımına geçilemez mi? Bu sahada yeni arayışlar içinde olmalıyız. Doğanın intikamının daha büyük olmaması ve acının yoksul ülkelere çektirilmemesi için insanların bir an önce kendilerine çeki düzen vermeleri gerekiyor.
Ölümcül etkileri yıllardır sürmekte olan ‘Çernobil’ olayından kim sorumlu? Bugün ‘Çernobil’den on misli daha tehlikeli olacak, radyoaktif artıkların bulunduğu söylenen Sibirya’nın batısındaki Karaçay Gölü, bir saatli bombadan farksızdır. Gölün altında, yaklaşık yüz metre derinlikte beş milyon metreküp radyoaktif tozlardan oluşan kütlenin varlığı bilinmektedir.
İnsanların yazgıları ile ilgili dehşet dolu olası tehlikelere karşı evrensel yurttaş girişimlerinin etkinliği attırılmalıdır.

Hepimizin paylaştığı bu dünyayı, bu gezegeni gelecek kuşaklara kirli ve çirkin bırakmaya hakkımız var mı? Geleceğe bir borcumuz yok mu? Hatalarımızın bedelini henüz doğmamışlara ödetmemeliyiz.

Doğa ananın yasalarına yeterince duyarlılık göstermeli ve doğal afetlerini ciddiye almalıyız. Doğal zenginliklerle dolu olması gereken bir dünyadan daha fazla yoksun olmamalıyız.

(Şaban Ali Yaşaroğlu, Cumhuriyet, 3 Ekim 1998)

Öğretici düzyazının bir türü olan makale, bir düşünür, bilim adamı ya da araştırmacının seçtiği bir konuda kendi duygu ve düşüncelerini delil, bilgi, bulgu, belge ve diğer kaynaklardan da yararlanarak açıkladığı ve kesin yargılarla sonuca ulaştığı yazı türüdür.

Makaleler, içeriklerini belirleyen konularına göre birçok türe ayrılır. Örneğin resim, müzik, tiyatro gibi sanat dallarını ele alan makalelere sanat makalesi, ulusal ya da uluslararası politika konularını irdeleyen yazılara politik makale, askerlikle ilgili bir konuyu işleyen yazıya askerî makale, psikolojik konulara değinen yazılara psikolojik makale, bir bilim dalıyla ilgili makalelere bilimsel makale, dinî konuları i şleyen yazılara da dinî makale denir.

Makaleler genellikle gazetelerde, popüler ve bilimsel dergilerde yayımlanır. Gazetelerin çoğunlukla ilk sayfasında yer alan ve o gazetenin genel fikrî yapısını temsil eden yazılara başmakale, bu yazıyı yazan kişiye de başyazar denir.

Türk edebiyatında ilk makaleyi, İbrahim Şinasî ilk sayısı 22 Ekim 1860′ta çıkan Tercümanı Ahval gazetesinde yayımlamıştır.

Kaynak: http://www.aof.edu.tr/